Menü Kapat

Mesnevi’deki fil hikayesi hakkında

Mesnevi'deki fil hikayesi
Filin, nasıl bir hayvan olduğu ve şekli hususunda ihtilâf. (Mesnevi 3)

Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Fakat ahır o kadar karanlıktı ki, gözle görmenin imkânı yoktu. O göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar.Birisi eline hortumunu geçirdi. “Fil bir oluğa benzer” dedi.Başka birinin eline kulağı geçti. “Fil bir yelpazeye benziyor” dedi. Bir başkasının eline ayağı geçmişti, dedi ki: “Fil bir direğe benzer.” Bir başkası da sırtını ellemişti, “Fil bir taht gibidir” dedi.

Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öbürü elif.

Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık kalmazdı. Duygu gözü ancak avuca, ancak köpüğe benzer, avuç bütün fili birden elleyemez ki!

Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete getirir. Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun da denizi göremiyorsun!… Biz gemilere benziyoruz. Aydın denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak!

Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor. Ruhun da bir ruhu var, onu istediği tarafa çeker çevirir.

Güneş, bütün varlık ekinini suladığı vakit Mûsâ neredeydi, İsa nerede? Tanrı bu yaya kiriş taktığı zaman Âdem neredeydi, Havva nerede?

Bu söz de noksandır, bu sözün de bir neticesi yoktur. Noksan olmayan söz o tarafa, hakikat âlemine ait olan sözdür.

Hz. Mevlana. Mesnevi 3. 1259-1277

Hikayede, ışık olmayan bir odada bulunan fili, el yordamı ile tanımaya, anlamaya çalışan insanlar anlatılmaktadır. Bu insanların tarifleri, filin dokundukların yerinden yola çıkarak yapıldığı için birbirinden farklı olsa da, doğruluk içermektedir. Mesela filin ayağına dokunanın tarifi doğru fakat eksiktir; kulağa dokunanın tarifi de doğrudur ama o da fili tanımlamak konusunda yetersizdir. Bu kişiler fili kendi deneyimleri elverdiği ölçüde tanımlamaktadırlar.

Onların sözlerinden, filin bütününü kendi deneyiminden ibaret sandıkları anlaşılmaktadır. Böylece birine göre sadece kulaktan ibaret bir fil varken, diğerine göre de yalnızca hortumdan ibaret bir hayvan söz konusudur. Bu yorumlar bize Amak-ı Hayal‘deki kırk kulplu kazan tartışmalarını anımsatmaktadır.

Bu kişiler bir araya gelip izlenimlerini birleştirirlerse, kendi bireysel tariflerinden daha tam, ama yine de hakikati ifade etmeyen bir tanıma ulaşabilirler. Bu ortak tanıma ulaşabilmek için birbirlerine hoşgörü, kabul, takdir ve saygı göstermeleri gerekecektir. Aksi halde uzlaşamazlar.

Ellerinde bir mum olsaydı, filin bütününü, olduğu gibi göreceklerdi. O zaman bir ayrılık da olmayacaktı. Burada mumun, gönül gözünü temsil ettiği söylenebilir. 

Elinde mum olan kişi filin hakikatini görür. Böylece, karanlıkta dokunarak elde edilen izlenimlerin ve bunun sonucunda ortaya konulan tariflerin hepsinin hem doğru hem eksik olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilir. Bu bilgi sayesinde, elinde mum olan kişi, el yordamıyla algılayan insanların tümüne, karşı yansız bir hoşgörü gösterecektir. Bu hoşgörü onun kişiliğiyle değil, bilgisiyle ilgilidir. Tıpkı Rahmi Oruç Güvenç’in, kendisini tanıyanları her zaman şaşırtmış olan derin hoşgörüsü gibi.

Dokunarak elde edilen deneyimler, paylaşım ile birbirine eklense bile, sonuçta filin hakikatini kavramaktan acizdir. Hz. Mevlana, “avuç bütün fili elleyemez ki” diyerek buna işaret etmektedir. Hakikate ulaşmak için ışık şarttır.

Hakikat akılla değil gönülle bilinir derler. Yine de, zihin jimnastiği olarak şunu düşünebiliriz: Fili görmek ve fili fiziken hissetmek arasında fark vardır. Muma sahip olan kişi, yalnız mum ışığı ile gördüklerinden edindiği bilgi ile yetinirse, onun da fiziksel deneyim eksik kalmış olur.

“Gizli bir hazineydim, halkı da bilinmek için yarattım” kutsi hadisinden hareketle, dünyaya gelme sebebimizin, belki de fili hem görmek, hem de dokunmak olduğu söylenebilir.

Hande, Emre Başaran

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir