Menü Kapat

Bir evde doğal doğum hikayesi

Gece uykumun arasında hanımın ayakta olduğunu görmüştüm. “Tuvalete kalktı her halde” deyip geri uyumuştum. Fakat sabah uyandığımda da yataktaki yeri boştu. Benden önce kalkmıştı. Neler oluyordu?

Salona gittiğimde kanepede oturuyordu. “Başladı” dedi. Hava henüz zifiri karanlıktı. Tam uyanamamıştım. Demek ki vakit gelmişti. Yaptığım ilk mantıklı hareket işyerine mesaj atıp o gün gelemeyeceğimi söylemek oldu. Doğumun başladığı bir evde kocanın işe gitmesi düşünülemezdi.

Karım birkaç dakikada bir gelen dalgalarla -sancılanma hali demekmiş- kasılıyordu. Ebeyi aradık. Kendisi bir başka doğum için, bir başka şehre gitmişti. İşte bu hiç olmamıştı.

Ebe, yine de yardımcı olmaya çalışarak bizi yönlendirdi. Sancılar kaç dakikada bir geliyordu? İkinci mantıklı hareketim, dalgaların arasını, bir antrenör hassaslığıyla tutmak oldu.

Zaman ilerledikçe karım, dalgalarla gelen acıyı daha yüksek sesle ifade etmeye başladı. Derken, alt kattakilerin de rahatlıkla duyabileceği bir şekilde, kesin kararını açıkladı: “Ebe gelsin! Güzide gelsin!”

Güzide, ilk çocuk için bize destek veren ebenin ismiydi. İlginçtir, ilk çocuğun doğumu sırasında da, Güzide Ebe şehir dışındaydı. Doğumda onun yerine bir arkadaşı bize yardım etmişti. İkinci çocuğumuz için kendisini aradık. Evde doğum yaptırmadığını söyledi. Karım, “Ben bu çocuğu doğuruyorum. İstersen yardıma gel” dedikten sonra telefonu kapattı.

Üçüncü mantıklı hareketim, bu konuşmadan beş-on dakika sonra Güzide Ebe’yi tekrar arayıp evin adres bilgilerini iletmek oldu. Akıl edip, bir de konum yolladım, ayıptır söylemesi.

Pek çok doğum yapmak üzere olan kadın gibi, bizim hanım da yaklaşık dokuz aydır hamile idi. Yani aslında bugüne hazırlanmak için epey zamanım olmuştu. Fakat şaşırmıştım. Galiba doğacak çocuğun belki de vaz geçeceğini, karımın karnının, bir ihtimal, büyüdüğü gibi yavaş yavaş küçüleceğini sanıyordum. Tam uyanamamıştım. Doğum gerçekten gerçekleşecek miydi?

Sancılar gerçekleşiyordu. Karım salonda huysuz bir kaplan gibi döneniyor, dalgalar geldikçe kükrüyordu. Trans gibi bir hal içindeydi. Acıyla birlikte elleriyle, bedeniyle, dans gibi, ritüelvari hareketler yapıyordu. Sekiz yaşındaki kızımız da uyanmış, durum kendisine izah edilmiş, o da, yarı uyanık ve yarı mantıklı bir şekilde süreci takip etmeye başlamıştı. Annesi elleriyle ne yapıyordu? Babası bilmiyordu. Babası sormuyordu. Babası az önce yarı gerekli bir soru sormuş, tam olarak gereken cevap, uygun bir dille kendisine iletilmişti. Ellerle ne yapıldığını bilmesinin bir aciliyeti yoktu.

Derken Güzide Ebe geldi ve sevinç içinde buyur edildi. Mutfağa gidip kendisine ikram etmek için çay demledim. Döndüğümde salonun kapısı kapalıydı. Girişi ücretli mekanların kapısında görmeye alışık olduğumuz, “ben az önce içerden çıkmıştım” ifadesiyle salona girdim. Ebe karımı muayene ediyordu. “15-20 dakikaya bu çocuk doğar” dedi. Şaka yapıyor diye düşündüm; ilk doğum on saat kadar sürmüştü.

Ebe benden havlu, çarşaf gibi şeyler istedi. Ya ben tam uyanamamıştım, ya da bu iş gittikçe rüyaya benzemeye başlamıştı.

Ebenin istediklerini getirdim. Örtüleri, çarşafı halının üzerine serdik. “Kocana tutun, ayakta dene” dedi. Karım bana tutunup ayakta denedi. Olmadı. “Yere otur sırtını kocana yasla” dedi. Öyle yaptık. Ebe, “Hemen hemen doğdu, su kesesinin patlaması gerek” dedi. Bundan beş dakika sonra, sancı sırasında, foşur diye, maşrapayla su dökülüyormuş gibi bir ses geldi. Su kesesi patlamıştı.

Karım ıkındı. Ebe ellerini uzattı ve hafifçe çekti. Bebeğin kafasını ilk o anda gördüm. Bir insan kafası olmak için fazla sivriydi ama, kızın doğumundan tecrübeliydim. Bunların kafaları doğumda sivri, sonra normal görünüyordu.

Ve bebek, yavaş yavaş dışarı çıktı. Biraz mor, biraz kanlı, biraz ıslak ve çok küçük. Ama karımın içinden çıkmış olmak için de çok büyük. Galiba ben de trans gibi bir hal içindeydim.

Ebe, bebeği annesinden biraz ileriye, örtünün üzerine koydu. Bebeğin, kıvrıla büküle annesine doğru giden kordonunun uzunluğuna şaştım. Ablası meraklı gözlerle bebeğe yaklaştı. Ben yaklaşamadım. Hanımı tutuyordum.

Bizim kızın doğumu da doğal doğum olarak, ancak bir hastanede gerçekleşmişti. Karım, ben ve daha sonra da bebeğimiz, yerin altında, penceresi olmayan doğumhanede, bip bipli cihazların, steril ameliyat önlükleriyle doktor ve hemşirelerin arasındaydık. Doktor bir basketbol koçunun oyunculara bağırdığı gibi bağırıyordu: “Haydi kızım, yapabilirsin!”

Tavrı, bana samimi gelmemişti.

Hemşirenin biri, bebeği doğar doğmaz alıp tezgah gibi bir yere yatırmış, ağzına, burnuna bir hortum sokmuştu. Bebek ağlamıştı. Annesi, “Bana bebeğimi verin” diye birkaç kere seslendikten sonra kızımızı ona vermişlerdi.

Şimdi, kendi evimizin salonundaydık. Karım, ben, kızımız, minik oğlumuz -erkekmiş- ve ebemiz… Hiç ses yoktu. Gün ağarıyordu. Ebe oğlanı karımın göğsüne koydu. Bebek, sanki yıllardır orada yatıyormuş gibi rahat bir pozisyon aldı. Dışarıda kar başladı.

Bazı bürokratik sebepleri de göz önünde bulundurarak ambulans çağırdık. Başlarında doktoru olmayan üç sağlık görevlisi geldi. Plasenta düşmüş müydü? Düşmüştü. O zaman göbek bağı kesilecekti. Görevliden makası rica edip göbek bağını ben kestim.

Bazı formlar doldurduk. İmzalar attık. Çeşit çeşit sorumlulukları üzerimize aldığımızı yazılı bir şekilde beyan ettik.

Sağlık görevlileri geldiklerinden beri hallerinde bir tuhaflık, bir tutukluk dikkatimizi çekmişti. Sonunda ebe dayanamayıp sordu: “Hayırdır? Yolunda olmayan bir şey mi var?”

“Yok,” dedi görevlilerden biri, “biz ilk defa doğal doğum görüyoruz da, ondan biraz şaşırdık.”

Adamın yüzüne bakakaldım.

“Allah analı babalı büyütsün” deyip gittiler.

Bir cevap yazın